10 Ocak 2010 Pazar

LC WAİKİKİ GERÇEĞİ..

Bir süre önce, bir paylaşımdan, LCW markasının Leyla Zana adlı şahsa satıldığı duyumunu okumuştum. Bağlantıya tıkladığımda bunun bir internet haber sitesinde kullanılmış, LCW marka logosundan başka bir şey olmadığını gördüm. Zaten kötü bir Türkçe ve basit bir konuşma dili ile yazılmıştı...

İnanmamakla birlikte, konuyu araştırmaya karar verdim. Önce bu tür haberlere baktım. Gördümki haberin çıkış zamanı 2 yıl öncesine dayanıyor. Belliki birileri, konuyu tekrar gündeme taşımak istemişlerdi. Bunu ya bu internet sitesi yapıyordu, tık almak için, ya da rakip çocuk giyim firmalarının kastı olabilirdi. Açıkçası reklam yapıyor olduklarını düşünmedim, çünkü LCW böyle bir karalamayı kendisine yakıştırmazdı herhalde...

Kaldıki LCW çok başarılı bir grafikle yükselmekle birlikte, fiyatları ile de her kesime hitap eden bir firma. Zira doktoru da oradan giydiriyor çocuğunu, bir inşaat işçiside... Ayrıca savunduğum bir tarafı da; çocuk modasının öncüsü olmasının yanında. Gerek renkleriyle gerek desen ve modelleri ile çocukları çok iyi anlayan bir marka olmasıdır...

Evet bu dedikoduyu duyduğumda üzüldüm, halka mal olmuş bu marka hakkında çıkan dedikoduyu sizler için araştırdım. Geri dönümleri sizlere aşağıda, mailboxıma gelen maili paylaşarak veriyorum.

Merhaba Sayın Fadime Demirel GÜRSU,Öncelikle markamıza ve bu asılsız iddia karşısındaki duyarlılığınıza teşekkür ederiz.Bu asılsız iddiayla ilgili şirketimizin kamuoyuna yaptığı açıklama aşağıda bilgilerinize sunulmuştur.Not: Size telefon yoluyla da ulaşıp daha detaylı bilgi vermek istedik. Ancak ulaşamadık. Bu sebeple üzgün olduğumu iletmek isterim. Telefon numaranızı ve ne zaman arayabileceğimi iletirseniz. Sizinle iletişim kurmaktan mutluluk duyarız. Saygılarımla.Murat ÖZDALLC Waikiki Müşteri İlişkileri SorumlusuTel: *0212 657 5555 – 1555***************************************************************************

Değerli Müşterimiz,Firmamız hakkında, ortaklık yapısının değiştiğine dair Kasım 2007'de ortaya atılan asılsız iddianın yeniden gündeme getirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Bu asılsız iddia karşısında müşterilerimizin duyarlılığına gösterdiğimiz inanç ile Türkiye'nin en büyük hazır giyim perakendecisi olarak ülkemize hizmet etmeye ve istihdam yaratmaya devam ediyoruz.Aynı zamanda, ticari itibarımızı zedeleyen bu asılsız iddiayı sorgulamadan yayanlar hakkında tazminat davaları da açılmaya başlanmıştır.Şirketimiz ortaklık yapısı ile ilgili bilgilere www.lcwaikiki.com web sitemizin “Menü – Kurumsal - Tema Gurubu – Ortaklık Yapısı" bölümünden ulaşabileceğiniz gibi “İstanbul Ticaret Odası” web sitesinin www.ito.org.tr Bilgi Bankası – Firma Bilgileri – Sicil Kayıtları - Ticaret Unvanı bölümünde “Tema Holding” adı ile sorgulama yaparak da ulaşabilirsiniz.Saygılarımızla,Tema Holding A.Ş.

SONRASINDA TELEFON ÖRÜŞMEMİZDE DE AYNI ŞEYLERDEN KONUŞTUK MURAT BEY İLE.. YALNIZCA BİR BASIN TOPLANTISI DÜZENLEMELERİNİ TAVSİYE ETTİM FARKLI OLARAK, KENDİLERİ TÜM NEZAKETLERİ İLE KONUYU RAPORLAYACAKLARINI BELİRTTİLER, BİR ANKET SONUCUNU DA BEKLEDİKLERİNİ EKLEYEREK...

Görüldüğü üzere konuya en hassas olduğumuz noktadan girilmiş. Ben bu tür asılsız dedikodu yayan kişileri, hele hele hassas noktamızı kullanan kişileri vatan haini olarak niteliyorum. Suçu isnat eden ispat etmekle de yükümlüdür halbuki. Bir resim yayınlayıp, iki satır karalamakla olmaz bu işler. Varsa bir iddianız ispat edersiniz. Vergisini veren, başarı grefiğini yükselten, bu ülkeye katma değer sağlayan tüm firmaları karalayanları kınıyorum.

Unutulmamalıdır ki;Bir başkasının başarısızlığı sizin başarınız değildir.

13 Aralık 2009 Pazar

TEK FARKIMIZ ETNİK KÖKENİMİZ, BİZ DE TÜRKÜZ.

LAZIM, ÇERKEZİM, KÜRDÜM, ERMENİYİM, ARNAVUTUM... AMA BÖLÜCÜ DEĞİLİM ! Farklı etnik kökenli TÜRK'ÜM

Bu etkinlik, farklı etnik kökene sahip olmakla birlikte; Türkiye Cumhuriyetini anayurt kabul etmiş, Türk gibi düşünen, yaşayan, gerektiğinde savunan, geçmişini geçmişi, geleceğini geleceği kabul eden, günahları ile sevapları ile, geçmişi içine sindirebilmiş, o devre ait olan hiç bir şeyi sorgulamadan hataları deşmenin anlamsızlığını bilen, köstek değil, destek olan, bir bayrak altında özgürce çalışan, üreten... güçlü bir TÜrkiye için çabalayanların katılımına açılmış bir etkinliktir..

Bu ülkeyi saçma sapan eylemler ile bölmeye kimsenin hakkı yoktur.. Birileri sigaya gelip, aklı selimiğe davet etmelidir herkesi.. Herkes bir adım geri dursun bakalım hele!Biz sizleri böyle kabul ettik ki; kız aldık kız verdik, Turgut Özal hala en değer verdiğimiz devlet adamlarımızın başında gelir ve Kürt'tür, Hikmet çetin ile hala övünüyoruz(Afganistandaki NATO sivil temsilciliği görevinden dolayı)... Halhazırda Abdülkadir Aksu japonyadan transfer bir bakanımız değildir ki, 80 li yılların, emniyet müdürü ve Gaziantep valisidir...

Dahası;

Mahsun Kırmızı gül'ü bağrımıza basmadık mı, Küçük Emrah'ı Ceylan'ı... büyütmedik mi? O dağlara söyledi Türkülerini hesapsızca, ama biz olsun dedik, aşka çevirdik herbir satırını dinlerken, duymamazlıktan gelmedik mi Ahmet Kaya'ı ? Yılmaz Erdoğan'a yıllardır gülen kim, Anadolu ateşiyle Mustafa Erdoğan'ı ayakta alkışlayan biz değilmiyiz ? Volkan konak'la hüzünlü gözlerimizi silerken,Süreyya Davulcuoğlu'yla coşup horon tepmedik mi ? Zeynep başkan, Erkan Can, Tanju Gürsu...

Osman Yağmurdereli öldüğünde ağlamadıkmı salya sümük ? Nubar Terziyanla ağlamadık mı, Nilgün Belgünle gülmüyoruz mu hala... Daha kimler, kimler...

Bundan ala hak, bundan ala özgürlük mü var ? Hep birlikte ağlayıp, hep birlikte gülerken, kimin kime daha fazla hakkı geçmiş olabilir, bir düşünün ! Elinizi vicdanınıza koyup düşünün.. Şapkanızı önünüze alarak düşünün... Serbestsiniz nasıl isterseniz öyle düşünün ama hak yemeden..

İllaki bir hak varsa, yıllardır toprak reformu yapmayan, yaptırtmayan toprak ağalarınıza sorun, aşiret ağalarınıza... Sizlere marabalıktan gayrı ölçü biçmeyen aşiret ağalarınızdadır hakkınız...Örneğin 7 köyün sahibi olan, kapatılan PKK'nın kolu DTP'nin eş başkanı pek sayın Ahmet Türk'ten isteyin hakkınızı mesela.. Bakalım saçma sapan, olmayan bir hak uğruna sokaklara döktüğü, akıllarını çeldiği, geleceğinizi mahvettiği, el açtırtmaya alıştırttığı, beleşçiliğe soyundurttuğu sizlere bir topan toprak verir mi ?..

Buyurun şimdi bu etkinlik sizlerin, yazın, çizin paylaşın...

4 Ekim 2009 Pazar

MEDYA KAYBOLAN ÇOCUKLARI BUL !

Nerede bu çocuklar ?..

En son bayramda kayıplara karıştılar. Çocuktular ve şeker toplamaya çıkmışlardı. Daha önce binlercesi , sırf çocuk olmalarının verdiği sebeple dönüşü olmayan binlerce yoldan kayıp gittiler… Kimdiler ne istiyorlardı bu yavrulardan onları kaçıran caniler, gözü dönmüş haysiyet yoksunu vicdansızlar ?

Niye bulunamıyor bu çocuklar ? Üstelik bilinen onca illegal başlık varken… Mesela dilim varmıyor olsa da bunlardan biri de çocuk porno mafyası maalesef ! Uyuşturucu, kapkaç,
organ mafyası...

Kaybolan çocuklar illa ki, bir önemli kişinin çocukları mı olması lazım ? Gerçi önemliler, en önemli şekilde işlerini hallediyorlar ! Anmak istemiyorum fakat medya ‘malum cinayet’ ile ilgili her ne kadar yanlış tutum da sergilemiş olsa zaman, zaman; gerekeni fazlası ile yaptı. Devletin eli ayağı oldu neredeyse, kurumları iş yapmaya zorladı adeta…

Şimdi bu önemli görevi yadsımamalı ve ellerinden gelenin fazlasını yaparak, korkusuzca konunun üzerine gidip eşeleyip, deşeleyerek, devletin ve kamuoyunun eli ayağı olmalılar.


DÜNYA ÇOCUKLAR GÜNÜ OLAN BUGÜNDE, MEDYAYA SESLENİYORUM:

‘Nazik ve kopy’ ci sözüm ona gazetecinin yaptığı; protesto adına sınıfta kalan, fakat kendini transfer ettirmek adına sınıf atlamaya yarayan ‘NİKE’ lı eylemin ve birçok gereksiz haberin peşine düşüp gündem yaratacağınıza, devlet makamları ile el ele verip bu olayı aydınlatın…

Göreceksiniz eşeledikçe bu olayların altından kimler ne hikayeler çıkacak !.. İşte alın size haber o zaman…

Siz haberin ve haberciliğinizin tadını çıkarırken, hem takdir hem dua alacaksınız. Gerçek kimliğinize kavuşup, oluk oluk kaybettiğiniz güveni, varil varil geri alacaksınız hem !

O nedenle de BUGÜNE değin kaybolmuş, akıbeti bilinmeyen tüm çocukları bulun; sorumlusu ve suçlusu sizmişsiniz gibi farzederek hemde !..

Her şeyden öte o ne hallerde oldukları bilinmeyen yavrucaklar kurtulmuş olacak, annelerin babaların yüzleri gülecek…

Unutmayalım ki; bu çocuklar hepimizin çocukları

Allah kimseye evlat acısı, hele de kaybı vermesin.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Özgür Türkler !

Önce bir misalle başlamak istiyorum bu yazıma: Diyelim ki, parmağınız bir kapıya sıkıştı ne yaparsınız ? Çoğunuz kurtulmaya çalışırız diyecek ! Doğrusu da bu zaten. Çeşitli yollar denenerek parmağınız kapıdan kurtarılmaya çalışılacak. Peki parmağınız kapıdan kurtuluncaya kadar o kapının nesi olursunuz siz ? deyivereyim: Esiri olursunuz hem de yek vücudunuzla ! Peki parmağınızı koparıp atmayı düşünür müsünüz ? Eminim düşünmezsiniz. Üzerinizdeki herhangi bir giysi dahi olsa sıkışan tarafı, evvela kurtarmaya bakarsınız değil mi ?

Tek bir parmağımız dahi sıkıştığında, tüm bedenimiz esir konumunda oluyorsa, kolumuz, bacağımız hatta kafamız sıkıştığında da hiç fark etmez aynı esareti yaşarız değil mi ?

Peki şimdi kendi içimizde kafamız sıkışmış durumda olmasına rağmen bizler sınırlarımız içinde özgürüz değil mi? Öyle sanıyoruz ya? Fakat Doğu Türkistan da, Kerkük te, Dağlık Karabağ da, Makedonya da… ve dünya nın bir çok yerinde yaşam mücadelesi veren esaret altında yok edilmeye çalışan, canımızın damarlarından olan kardeşlerimiz esirken, soyumuz kırıma uğramışken,cefa içerisinde çırpınırken, biz nasıl bu denli özgür kalabiliyoruz ? Demek ki biz, o insanlara bir gömlek kadar değer biçiyoruz, baktık olmadı gömleği sıkışan yerde bırakıyoruz. Ama yanılıyoruz işimize gelmese de sıkışan kısım gömleğimiz değil maalesef ! Sıkışan kısım parmağımız dahi değil sıkışan yerimiz taa yüreğimiz ! Hatta can damarımız. Kesin kesebiliyorsanız bakalım, yok olmaz mıyız hep birlikte ?

Bu acıyı hissetmemek için başkalaşmış olmak lazım, katılaşmış, taş olmuş olmak lazım; bu acıyı hissetmemek için Türk olmamak, Türk’lük gururundan, Türk an’ından, Türk şan’ından azad olmuş olmamız lazım...! Bırakın kendi esaretimizden bahsetmeyi, ağzımıza hiç almamamız lazım Alp Arslanı, Gazneli Mahmut’u, doğunun ve batının sultanı unvanı verilen Tuğrul beyi. O ‘ki bırakın esir kalacak Türk’leri, Abbasi halifesini kurtardığı gibi, başka milletleri dahi kurtarmamış mıydı esaretten ?

Şimdi deyiverin; ben de bilmiyorsam öğreneyim ! Tüm Türkler özgür olmadıkça nasıl ‘özgür’ lük ten bahsedebiliyoruz ? Özgür Türk nasıl olunur ben bilmiyorum zira ! Bir yanımız esirken ancak ‘Esir Türk’ler’ iz biz!

Çünkü benim hala sol yanım esir, göğsüme ve boğazıma binlerce düğüm atılıyor…

22 Haziran 2009 Pazartesi

Bu mudur? Budur!

Alın size adalet...

Alnından öpüyorum; düzeni-adaleti kurmaya , korumaya, görmeye , anlamaya, anlatmaya tercüman olmaya önce kendinden başlayanın...

Keşke tüm kurumlar bir bir sigaya gelse...

Cuma günü mezuniyet törenindeki tıp öğrenciliğinden doktorluğa adım atan Tuğba Akın'ın isyanını hepimiz gördük, duyduk okuduk. Yıllardır bu konuda boğaz patlatıyoruz ama nafile.
En iyisi bu özeleştiriyi Tuğba'nın ağzından tekrar aktaralım.

Ne diyordu genç doktor:"Doktor arkadaşıma, anne babamı teslim etmem!" Ne acı bir cümle! Doktor bunu düşünüyorsa halk ne yapsın? Demek ki, bu lafı eden kişi kendisini bilen kişidir herşeyden öte ve yaşadıklarını, eğitimini, yeterliliğini,yetersizliğini... Olması gereken seviyede görmüyor.

Konuşmaya biraz daha göz atalım:

“İnternler arasında yaptığımız ankete göre arkadaşlarımızın sadece yüzde 2.8’i gelecekten umutlu. Geri kalan kısım ise meslek yaşantısı ile ilgili beklentilerinin gerçekleşmesi konusunda umutsuz ve karamsar. Hekimlik gibi prestijli bir mesleğe birkaç adım kala hekimlerin karamsar olmasının nedeni çok açık. Çünkü bizler siyasi dengeleri hâlâ oturmamış, sağlık politikalarının sürekli değişiyor olduğu ve hekimine gereken değer ve imkanın verilmediği bir ülkede yaşıyoruz"

Şu koca ülke nasıl da siyasi rant uğruna harcanıyor görüdünüzmü? Devam edelim:

" Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?’ Çıkan sonuç aslında çok vahim. Sadece yüzde birimiz ailemizi tam güvenerek, aynı dönemde mezun olduğumuz hekim arkadaşına emanet ediyor. Burada hem kendi, hem de fakülte eğitimimiz adına ciddi bir öz eleştiri yapmalıyız. Aslında bu sorunun cevabı bir başka anket sorusunda saklı. ’İnternlük döneminizde eğitiminizi kimlerden aldınız?’ İntern arkadaşlarımız bu soruya, iş yükü zaten ağır, vakti kısıtlı olan ve zaten kendisinin burada bulunuş amacı eğitim almak olan asistan hekimler olarak cevap vermişler. Oysa ki tıp fakültesinde sadece bir sene sonra tek başına hasta bakacak olan hekim adaylarına eğitim vermesi gereken kişilerin öğretim üyeleri olması gerekli değil midir?”

Bakınız koskoca bir ülkenin insan bedeni bu ellere teslim ediliyor, oysa onları eğitenler zaten eğitim alma süreleri dolmamış asistan hekimler imiş. Yazık..

Devam edelim;

’Hoca yüzü görmüyoruz’

“Bu fakültenin öncelikli amacı hekim yetiştirmek değil midir? O zaman neden bazı polikliniklerde hiç hoca görmeden, sabahtan akşama kadar sadece asistan hekimlerle hasta bakıyoruz? Neden bazı bölümlerde öğrenci pratiklerini öğretim üyeleri yerine asistanlar yaptırıyor? Bizler burada hastanenin iş yükünü azaltmak için mi varız? Bedava iş gücü olarak mı görülüyoruz? İnternlerin yüzde 74’ü öğretim üyelerinin tekrarlayan eğitici eğitimi almaları gerektiğini düşünüyor. Yine anket sonuçlarına göre, intern hekimlerin bir çoğu kendini birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışmak için yetersiz hissediyor. Birincil amacın pratisyen hekim yetiştirmek olduğu fakültemizde bu durumda amaç ile sonuç birbirine uymamaktadır. Öğrenciler internlük dönemlerinde, izin hakkı dahi olmadan çalıştırılıyor. Hastalanmaları yasak. Yakınlarının nişan, düğün törenleri gibi önemli olaylarda dahi izin alamıyorlar. Bu ankette amacımız birilerini üzmek değildir. Bunların hepsi düzeltilebilir.”

Buyrun, sanki seçmeli ders! Bu konunun ciddiyeti hala kavranmamışsa, hala ders verecek hoca yoksa konuşmak neye yarar, hırslanmak neye yarar..? Kızcağız eleştirisini yapmış, çok da güzel yapmış ben buna kalem değdiremem o nedenle olduğu gibi verdim.

Fakat burada sözüm kendisini destekleyen ve rektöre ve profesörleredir. Zira Atatürk'ü dillerine dolamışlar, Atatürk'te Atatürk deyip durmaktalar. Bende size soruyorum bu çocukları sizler yetiştirmiyor musunuz? Sizin alnınızdan öptüğünüz kişiyi Atatürk'te öperdi eminim ama size ne derdi acaba? Hiç düşündünüz mü? Atatürk 'Beni Türk hekimlerine emanet edin' derken, herhalde sizlerin yetiştirdiği kişilerden ve sizlerden bahsetmemişti!

Acaba Atatürk şimdi yaşasaydı size kendisini emanet edermiydi? Birde bunu düşünün.

11 Haziran 2009 Perşembe

İğneler Çuvaldızlar Hak Getire; Biz En İyisi Şiş Batıralım Kendimize!...

Ülkemizi ziyaret gelen Japon başbakanından duymuştum: Nasıl güçlü bir devlet haline geldiklerini: “Biz ilkokul çağındaki çocuklarımızı alıp, daha önce atom bombası atılan ve hiç dokunmayıp bir müze haline getirdiğimiz artık ot bitmez yerleri onlara göstererek, şöyle diyoruz: Eğer çok çalışmazsanız, güçlü olmazsanız, sizden daha güçlü birileri gelir, yaşadığınız yerleri, evleri, okullarınızı kısacası her şeyi bu hale getirirler…”

Evet Japonlar; intikam yeminlerini, görünen o ki, atom bombasının binlerce mislini yapacak teknolojiye sahipken, çalışarak, sürekli üreterek, kaliteli işlere imza atıp, markalar, hem de hatırı sayılır markalar üretip, bu markaları tüm dünyaya belleterek yapmayı uygun buldular. Zira, Sony, Samsung, Toshiba, Mitsubishi… size kimi/neyi hatırlatıyor?

Geçetiğimiz günlerde; bir grup Japon araştırmacı, Himalayalar'a yaptıkları gezide, efsanevi kar adamı Yeti'ye ait olduğu öne sürülen bir ayak izi buldu. Dahası Japonya'nın Kamakura kentindeki bir cafede bulunan 'Midori-san' adlı bitkinin, 'kendi duygularını yazdığı' özel bir blogu bile bulunuyor… Böylece hava tahmini yapmayı hedeflemekteler… Yakında şarkı söyletirlerse şaşırmayalım.

Ya Çin? Çinliler ne yaptı? Onca nüfusu doyurabilmek için, başvurmadık yol, bulmadık icat bırakmadılar. Kaldı ki, Çinliler Dünya’ya filozofları ile nam salmışlarken, Çin çayından tutun da bir çok ürünleri ile gözde idiler. Eskiden Çin vazolarına değer biçilemezdi. Şimdi 2 lira odlumu alan olmuyor ama, o zamanlar , taaa uzak doğudan geliyordu vazolar ne değerliydiler! Üstelik bizden korkarak, 7000 km’ lik Çin seddini kurdukları dağlardan çıkarıyorlardı topraklarını vazoların!

Japonları saymazsak, şark kurnazlığı hakikatten de doğululara özgü bir durum. Çinliler de bir tamam uyuyor bu söze! Taklitlerle, hammadde bulmakta illegal –Köpek kemiğinden jelatin gibi-başvurdukları yollarla gelen bu başarı yadsınamaz zira. Fakat şuan geldikleri nokta alkışlanır cinsten.

Kendi taykonotlarını uzaya gönderdikleri gibi, G-20 zirvesinde ülkeler krizden kıvranırken; Çinliler anlaşmadan anlaşmaya koşuyorlar. G-2o zirvesinden, Asya Pasifik zirvesine geçerek, Afrika’dan sonra, Latin Amerika ülkelerinden Costa Rica ile serbest ticaret antlaşmasının yanında 11 anlaşmaya da imza atacaklar… Tayvan ile ilişkileri bir tamam zaten.

Tüm bunlar Çin’i kesmiyor tabii haklı olarak. İngiliz Financial Times gazetesine demeç veren Çinli general Qian Lihua, ülkesinin uçak gemisi inşa etmek istediğini de söylemiş. Gerekçe olarak ta: Şark kurnazlığı ile, Garb kurnazlığını taklit ederek, Çin'in uçak gemisine sahip olması halinde, bunun ‘sadece kendi kıyılarının savunması’ için olduğunu söylemiş. Ardından ABD ve BM yi silah satışlarını engellediği konusunda bombardımana tutmuş…

Kim ne derse desin, Çin büyüyen bir dev olma ‘hazırlığını’ aşmış durumda!

Çocukken zannederdim ki tüm milletler Türklerden oluşmuş. İlerleyen zaman bana gösterdi ki, en berbatı sevr gibi olan nice gizli, aşikar antlaşmalarla, nasılda şerha şerha bölüşmeye çalışıyordu bu benim, bizden türediğini düşündüğüm milletler, Atalarının mirasını paylaşır gibi yurdumun kuzeyini güneyini doğusunu batısını…

Tabii biz bunları zaman içinde unuttuk!...

Ne atom bombasını tehdit unsuru gören Japonya gibi olabildik nede 7000 km lik Çin seddini ‘Türklerden korktukları’ için yapan Çinliler gibi…

Hal böyle iken; merak etmekteyim: Tüm dünya’nın tabii ki bizim de atölyelerimizi taşıdığımız Çinliler için ve geleneklerine bağlı kalarak, dürüstlükleri ile markalar yaratan, teknoloji denince akla gelen Japonlar için ne düşünüyoruz?

Örneğin; amanda Çin işi Japon işi bunu yapan iki kişi tekerlemesine hala gülebiliyor muyuz?

Çinliler taykonotlarını, hem de Çince isimleri ile uzaya fırlattı. Gülebiliyor muyuz hala!

Tekerlemeye gülerken; hala bir Türk dünyaya bedeldir sözü ile övünebiliyor muyuz?

Çinliler nasılda bizden korktu da, Çin seddini yaptı peh diyor muyuz hala mesela?

Hangi dünyaya bedeliz diye düşünüyor muyuz acaba hala? Hangi dünya ya?

Ertuğrul Gazi Söğüd’ün altında kımız içmek için durmamıştı oysa!

Oysa: Adriyatik ten, Çin seddine kadar bizim olan coğrafya yı nasıl kaybettiğimizi nasıl unuttuk?

Hala tarihimizi okurken içim sızlar, Kanuni Viyana’yı hastalandığı için alamıyor ya; bende alamadık diye hastalanıyorum işte!

Ne mirasyediymişiz be!

Koca Osmanlıyı beceriksiz padişahlar kanalı ile yedik ; kala kala canını dişine taka taka savaşlar kazanan, Allah’ın bir peygamber gibi, yalnızca Türk halkına gönderdiği Mustafa Kemal ve onun değerleri katmerli silah arkadaşlarının, bize miras bıraktığı bu toprakları nasıl elden çıkarırız diye uğraşıyoruz hala…

‘İhtiyaç hasıl olduğunda icatlar parlayıverir beynin ortasında.’ Demek ki, Hazerfan için uçmak ihtiyaçmış. Ama görün bakınki: Uçağı biz icat edememişiz. Tıptaki buluşumuz çiçek aşısından öteye geçememiş, onu da İngiliz Dr. Edward Jenner’a kaptırmışız!

Halbuki; filmlere taş çıkartır cinsten her üçkağıdımız. Zavallı Alamanları her defasında afallatıyoruz. Birilerimiz yardım adı altında fenerlerini söndürdü. Bir diğerimiz kendisini posta yolu ile firar ettirdi. Şimdi bütün Dünya ne kaa! Türk’müş bunlar bee diyordur herhalde!

Zira konu ile hemfikir sözler; ‘Devletin malı deniz yemeyen keriz’ vecizesi Almanlara ait değilken,‘Bal tutan parmağını yalar’ özdeyişi İngilizlerin hiç değildi!..

Ya ; Çanakkale’de yatan şehitler Korelilerin mi? Sarıkamış’ta donarak şehit düşen 90 bin asker Fransızların mı? Ya deli Petro’dan bu yana, batılılaşmayı vird edinen, Karadeniz üzerinden batıya açılmayı hedefleyen ve doğu bloğu ülkesi iken, tek batı ülkesi sıfatı ile, batılı ülkeler sınıfında anılan Rusya’nın sönmeyen boğazlar tutkusu ABD tarihinde mi yazar?
Halen daha, Güneyi maşalar aracılığı ile parçalanmaya çalışılan ülke Suudi Arabistan mıdır?...

Pek tabii ki, hayır. Tarihin suskun çığlıklarının atıldığı bu açık müzeler, bizim müzelerimizdir. Ne zaman ders alıp, ne vakit yapılanlarla değil yaptıklarımızla övünç kaynağı olacağız? Ne zaman uyanacağız bu dem uykusundan? Bakalım…

6 Haziran 2009 Cumartesi

Tarih’in Gizli kahramanlarındandır o…

Tarih 12 Şubat 1976

O gün vurulmasaydı ertesi gün Ankara da ‘Ülkü ocakları başkanı’ sıfatı ile yapılacak olan toplantıya katılacaktı. Öyle ki,‘Ülküsü’ uğruna soyadını dahi değiştirmişti. Türk’lük damarlarımda akan kan ise, soyadım bundan böyle Turan olmalı demişti. Demişti ama bu düşüncesine rağmen bölücülük , ırkçılık yapmak, karma yaşadıkları kasabada, can, kardeş saydığı Kürt arkadaşının kurşunu ile yere serildiği güne kadar aklının ucundan bile geçmemişti. O düşünmemişti ama belliki, onlar onun gibi düşünmemiş ve o’nu henüz 25 yaşında fitnelere filiz vermişti…

Evet boylu boyunca uzanmıştı ‘mecburiyet’ caddesinin ortasına. Böğründen girmişti kurşun. Ölümcül bir vaka değil gibi görünüyordu belki ama, zamanın zorlu kış şartları, kızaklar ile yapılacak 3 saatlik yolda, olması gereken ilk yardımında yapılamaması sebebi ile; Erzincan devlet hasta hanesinin kapısına salaca getirmişlerdi O’nu..

Hala dirayetliydi.Yol boyunca dinmeyen kan, altına serilen yün döşeği bile delip geçmesine rağmen, kendisine sırf görüşü gereği bakmayan doktora durun ölmeden iki yumruk atayım diyecek kadar dirayetli idi.

O yıllarda karma bir halk olarak, -Kürtler, Ermeniler, Lazlar, tatarlar- adaletli bir yönetim ile yaşadıkları kasabada, görev paylaşımları dahi sabitlenmişti. Örneğin; Türklerden birisi belediye başkanı ise, diğerlerinden birileri de muhtar, meclis üyesi,aza oluyordu gibi.

Tabii ki, hal böyle olunca fitnelik olmaz diye bir şey olmuyor. Hem de alası şeklinde cereyan ediyordu fitnelik. Hem böyle adaletli yönetilip, hem de dostlukla yaşayacaksın. Olur mu? Olmaz!

İşte bu dostluklardan birisini de, Çadırkaya kasabasının ileri gelen Sülalelerinden olan Serdar sülalesinden, Torun ile …Paşa yaşamaktaydı. Öyle ki, ..Paşa’nın kahvesinde sekilenip oturdukları gibi, Torun’un başkanı olduğu ülkü ocağında da zaman zaman oturup sohbet ederlerdi. Hatta ikisinden hangisi bir yere gidecek olsa mekanını diğer dostuna teslim ederdi.

Her zaman bu gibi dostluklar örselenmeye gebe misali, onları da çekemiyorlardı ve bu iki aynı kültürden beslenen, kardeş kökenlerden gelen insanları da çekemeyenler vardı tabii ki.


Kimileri içeriden kimileri dışarıdan yıkmaya çalışacaklardı elbette. Çekirdek bölücülük ufak ufak baş gösteriyordu ve Türklerin her zaman ki gibi, Aktütün de uyudukları misali, ummadıkları bir şekilde, bölücülere kanan bazı Kürtler evlerinin sabitledikleri bir odasında yığınak yapmışlardı çoktan.

Bilmiyorlardı ki bu dostluğun yıkımı aslında iki kardeş halkın yıkımıdır. Nitekim …Paşa nın amcaoğlu ve ona inanan, onun gibi düşünen diğerleri elbetteki bu düşüncede değillerdi.

…Paşa nın amcaoğlu’ nun çocukları ilde okuyorlardı ve dışarıda ki birtakım kişiler tarafından fitne ile doldurulmuşlardı. Tabii ki içeride babaları ve diğerleri de bu fitneliğin öteki mimarlarıydı. Artık onlar birleştiricilikten uzak, parçalamakla donatılmış bomba düzeneği şeklindeki Militanlara dönüşmüşlerdi.

Hal böyle olunca çatışma kaçınılmazdı artık illa ki bir yerden fırsatını bulup kendilerini göstereceklerdi. Aynı zamanda Ülkü ocakları başkanı olan Torun Turan onlar için biçilmiş kaftandı. O’nun böyle bir görevde olması elbetteki rahatsız etmişti onları. Tüm bu olan bitenden habersiz Torun, bir gün evine doğru ilerlerken, şubat tatilinde olan militanlar iş başındaydı. Şimdiki Torun Turan Caddesinde yürümekte olan Torun’a bu iki kürt genci olan kardeşler omuz vurmak sureti ile sataşırlar. Torun, hayrola demekle yetinir, pekte üstünde durmaz, yoluna devam eder.

Ertesi gün omuz vuran bu gençler onu merdivenden aşağı iter. Torun bir önceki günkü olayı da anımsayarak kendilerine nedenini sorar olay kavga ile sonuçlansa da ayırırlar ve herkes yine yoluna gider.

Fakat olay işte tamda bu noktada bitmiş görünse de öyle olmayacaktır. Aslında o gün olmasa başka bir gün yinelenecektir durum. Çünkü fitne fesat, tıpkı rakının şişede durmadığı gibi bunları da rahat bırakmıyordu.

Durumu öğrenen Torun’un Amcası rahat edemez ve sebebini sorgulamak için evlerinin de cadde üstünde olması nedeni ile evin önünden geçmekte olan gençlere kavganın sebebini sorar ve yaptıkları davranışı hoş görmediğini anlatmaya çalışır.

Fakat gazı alan fitil misali bunlar amcaya da küfürle sataşırlar. Derken kavga büyümeye yüz tutar o esna da kahvede çay içmekte olan torun, olayı duyar duymaz fırlar ve artık olay Türk-Kürt çatışmasına, etnik bir kavgaya dönüşmüştür çoktan… Birbirini destekleyenlerin oluşturduğu koskoca bir köy çatışması uluorta yaşanmaktadır.

Bu arada kin ve nefretlerini silah yığınağı ile perçinleyenler, kavgaya silah sokmakta gecikmezler. Silahı alan koşar, yaralanmalar olur ama ağır darbeyi Torun alır. Hem de dostu …Paşa’dan.

Amcaoğlu’nun ve akabinde …Paşa’nın eşi kanalı ile, eline tutuşturulan silah, Torun ve amcasına doğrultulur. Amca, Torun’un da üzerine atlaması ile hafif yaralanır ama Torun bacağından ve böğründen vurulur…

Torun Turan boylu boyunca çam yarması bedeni ile uzanır. Jandarma’nın da gelmesi ile O gün epey bir hasar ve yaralı ile sonuçlanan kavga ne yazık ki Torun un canına mal olur.

12 Şubat 1976 . 25’inde fitnelere filiz verilen, kara toprakla tanışan Torun Turan’a Allah’tan rahmet diliyorum. O’nu rahmetle bir kez daha anıyorum. Ruhu şad olsun.

İzleyiciler

Hakkımda

HİÇKİMSE MİYİM, BİLMEM Kİ NEYİM ! LÜZUMUNDAN FAZLA BEYAZ..